Ekrem Arpak

Ekrem Arpak

EKREM-CE

BARAN'LAR ÖLMESİN ARTIK!

18 Temmuz 2024 - 11:57

Kaç zamandır kömür ateşinde unutulmuş kana bulanık ağır bir yanık ciğer kokusu dadanmıştı burnuna. Burnunun direği sızlıyor, her nefes alıp verdiğinde koku daha da ağırlaşıyordu. 

Çöl sıcaklarının kavruk, esmer tenli insanların şehri Urfa'da her gün tonlarca ciğer kebabı tüketiliyor. Sıcaklar kokuları daha da ağırlaştırır ondandır. Diye düşündü fakat uzun zamandır ciğercilere uğradığı da yoktu. 

Kaç zamandır sadece ayakta durmak, yaşamak için ağzına attığı birkaç lokma sabahları biraz zeytin, biraz peynir, katran karası zift gibi çay, akşamları bir tas mercimek çorbası. Dedim ya onlar da ayakta durmak içindi. 

Yemiyor, içmiyor, uyumuyordu. Beti benzi solmuş, sadece 25 yılını verdiği ve üç kuruş maaşla emekli olduğu işten değil, insanca yaşamanın ta kendisinden emekli olmuş bir adamın yorgunluğu vardı üzerinde. 

Ellerini kaplayan nasırları yerini yüreğine dadanan ve irini patlamayan koca koca nasırlar kaplamıştı. 

Uzandığı eski tip sedirden bozma yatağında evladına merhem olamamanın, yoksulluğun çaresizliğinin yüreğinde açtığı yaraları düşünüyordu. Kalbi atmıyor adeta zangır zangır titriyordu canını yakan sızılardan. 

Eski püskü tahtadan kapının gıcırtısına döndü bakışları. Sabahın bu saatinde hayırdır, kim gelebilirdi ki? 

Öyle ya, evladı bu illetin eline düşüp evini, arabasını, bakkalını kapatalı ne dost kalmıştı etrafında, ne akraba ne arkadaş ne de komşu. Hayli zamandır selamı, sabahı kesmişti herkes. Ömrünü geçirdiği memleketinde yaşayan bir ölüydü sanki. Uzak durulması gereken bulaşıcı bir virüs, bir mikrop, bir yaratıktan farksızdı sanki. Kapı gıcırtısı kesildi. Birisinin içeri gelmesini bekledi ama kimseler yoktu. O an:

-Ah Eyşe, yoksa sen mi geldin? Diye geçirdi. 3 yıl önce kaybettiği eşi Eyşe'nin o an o kapıdan içeri girmesi için hayatını oracıkta verebilirdi. Eyşe'yi düşündü, Baran doğarken yaşadıkları heyecanı ve baba olmanın eşi benzeri olmayan güzelliğini. Nereden bilebilirdi ki gün gelecek o babalık ona yaşarken karanlık bir tabut olup elbise gibi giyinecek üzerine. 

Baran, Eyşe ile ilk ve tek çocuklarıydı. Bir daha da çocuk sahibi olamadılar. Bir belediye de temizlik işçisi olarak çalışıyordu Mustafa. Her anne baba gibi pamuklara sararak büyüttüler Baran'ı. İki Üniversite bitiren, zeki, ahlaklı, üstelik saygılı, tertemiz bir çocuk yetiştirdiler. Baran ziraat mühendisi idi ama öğretmen olmak istiyordu. Eğitim Fakültesini de bitirdi. İdealist bir öğretmen olarak kendi coğrafyasının çocuklarına eğitimin önemini anlatmak için çırpınıyordu. Olmadı... Hayat ne Baran'a ne de anne babasına adil davranmadı. Gerçi hayatın ne suçu vardı. 

Baran'ın kapı komşusu Ahmet'in oğlu Yusuf lise terkti ama bir belediye başkanının eşinin akrabası olduğu için kallavi bir maaşla makam sahibiydi. O arkadaşının annesi de Başkanın eşinin altın gün arkadaşıydı ve belediyenin aracı altındaydı. Vay vay vay

Baran KPSS sınavında 99 puan almış atanamamıştı ama bir diğer arkadaşının babası falanca milletvekilinin kuzeniydi ve bilmem ne zıkkım daire başkanıydı. 

İki kelime bir araya getiremeyen bir diğer arkadaşı filanca milletvekilinin damadı kontenjanından daire başkanıydı. 

Herkesin dayısı vardı vesselam. Baran'ın ise temizlik işçisi babası ve böbrek hastası annesinden başka kimsesi yoktu. 

Atanamadığı her yıl bunalıma girdi Baran. Umudunu yitirdi, psikolojisi bozuldu. Ağır böbrek hastası olan annesi evladının durumuna daha fazla dayanamadı vefat etti. Baran artık madde bağımlısı, yaşamdan kopmuş bir gençti. 

Kapı gıcırtısı kesilmiş, şimdi birileri çat çat çat kapıya vuruyordu. Mustafa artık sızlayan dizlerini ova ova ayağa kalktı. Gelen polis memuru idi. 

-Oğlunuz uyuşturucu krizine girmiş. Sokakta birkaç arkadaşı ile bıçaklı kavga etmişler. Şimdi hastanede. Dedi, çok sıradan bir haber verir gibi. 

Beli büküldü Mustafa'nın. Elde avuçta satacak tek bir şey kalmamış, evladını göz göre göre toprağa teslim ediyor olmanın çaresizliği ile kapı eşiğine çöktü. 

-Allah'ım yardım et. Dedi semaya bakıp. Yeniden ayağa kalktı, hastaneye gitti. 

Rant düzeninin, nepotizmin, torpilin yarattığı adil olmayan bir yaşama kurban verdiği evladına yanıyordu canı. Bir şey yapamayan bir baba olmanın hüznü ile sıkışıyordu kalbi. Baran'ın durumu iyi değildi. Doktorlar Mustafa'nın asla yapamayacağı tedavi önerilerinde bulunuyorlardı. 

Hastane koridoruna çöktü. Ağladı, ağladı, ağladı. Koca hastane yoksul ve çaresiz bir babanın acı yüklü gözyaşlarına tanıklık ediyordu. Zaman durmuştu sanki. Zaman kurşun gibi ağırdı. Bir süre sonra yanına genç yaşlarda bir adam oturdu. Adamın elinde akıllı telefon, sesi açık bir video izliyordu. Ses tanıdık geldi Mustafa'ya. Evet, konuşan Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Kasım Gülpınar idi. Kulak verdi sese.

"Başkan Gülpınar, "Şehri imar etmek kadar, belki de ondan çok daha önemlisi, bir neslin imarıdır. Bir genç insanın hayatının kurtulması, toplum ve bizim için son derece önemlidir." Diyordu Başkan. 

Gülpınar her zaman insana güven veren ses tonu ile madde bağımlısı çocuklar ve yine yeniden ekmeğini alın teri ile kazanmak isteyen, dürüst, ilkeli, adaletli, vicdanlı nesiller için bir şeyler yapmalı diyordu. 

Haber'de "Şanlıurfa'da madde bağımlılığı ile mücadele kapsamında önemli bir proje hayata geçiriliyor.

Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Kasım Gülpınar, merkezi İstanbul’da bulunan ve madde bağımlılığı konusunda başarılı olan Liman Ayık Yaşam Derneği ile madde bağımlılığıyla mücadele etmek amacıyla bir protokol imzaladı.

Liman Ayık Yaşam Derneği Şanlıurfa'da şube açarak Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi ile birlikte madde bağımlılığıyla etkin bir şekilde mücadele edecek." Deniliyordu. 

-Aman Allah'ım; yeni bir umut mu? Sıfırdan bir umuda sarılacak gücü kalmamıştı aslında ama konuşan Mehmet Kasım Gülpınar'dı. 

Son birkaç aydır Şanlıurfa'ya vicdanı, adaleti, kardeşliği, dürüst siyaseti, paylaşmayı, bölüşmeyi hatırlatan adam yani. Üstelik bu adam bugüne kadar Urfalı'lara yalan söylememişti. 

Üstelik Gülpınar'ın derdi sadece kaldırım, yol, su gibi bir belediyenin asr-ı görevleri üzerinden "hizmet ettim" Şovuna niyeti yoktu. 

Mehmet Kasım Gülpınar'ın kökten bir yeniden yapılanma, her türlü kirli ilişkilerden arınma, Büyükşehir Belediye'sini birilerinin makam, rant, havadan para kazandığı kurum olmaktan kurtarıp halkın kurumu haline getireceğine inanıyordu. 

Bir babanın yüreğine dadanan ciğer yangını şimdi yeniden filizlenen bir bahar çiçeği gibi boy veriyordu. Pis yanık kokusu yerini tedavi görmüş, işe başlamış bir evlada sarılma ve tertemiz bir evlat kokusu yayıyordu umudu. Umudunun yeni adı Mehmet Kasım Gülpınar'dı. 

Baran iyileşecekti biliyorum ama mesele sesini duyuramayan yangın yürekli, çaresiz tüm anne babaların Baran'larını kurtarmak meselesiydi. 

31 Mart'ta büyük bir değişime ve sosyolojik devrime imza atan Şanlıurfa halkı şimdi tarihi bir düşünce ve hakla, hukukla, adaletle harmanlanmış, Gülpınar vizyonu ve vicdanı ile yoğrulmuş yeniden yapılanmanın eşiğindeydi.

Elbette uzun yıllardır süren ve tüyü bitmemiş yetimin, Öksüz'ün yoksulun hakkına çöken; hiç bir şey üretmeden belediyeleri sömüren bazı tipler için bu kabul edilemez bir durumdu. 

Elbette rant için, makam için, ihale takipçiliği için, rüşvet için, kendi yakınlarını işe sokmak için bu kirli düzenin devamını isteyenler bu halka sahte hesaplar üzerinde tezbirat yapacaklardı.

Emin olun Mehmet Kasım Gülpınar'ın yapacakları Şanlıurfa ve Şanlıurfa halkının herkesin eşit olduğu, belediyelerin her vatandaşa eşit hizmetler vereceği ama belediyecilik modeli ile alın teri ile ekmek kazanacağımız yarınların teminatı olacaktır. 

Emin olun sosyal medya da fake hesaplardan iftira atanların derdi bu şehir ve uzun yıllardır yok sayılan fakir fukara değil. Arpalarının kesilmesidir. 

Bunu bilmek bile Mehmet Kasım Gülpınar'ın Baran ve tüm çocuklarımıza hazırlamaya çalıştığı yarınlar için değerlidir.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum
  • Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapınız.