MASAL BU YA BEŞİNCİ ÇAN ÇALMIŞTI ARTIK!

Ekrem Arpak
ABONE OL

Bu yıl mavi bulutlarından doğru dürüst yağmur dökmeyen, üşütmeyen kış mevsimi serin havaları ile terki diyar edip yerini bahara bırakmak için nazlanıyordu. Epey zamandır kalbi ile uğraşan Urfalı hayli zamandır eline almadığı sazını, çalı çırpı isinde siyaha çalmış çaydanlığını alıp Fırat Kenarına indi. Çoktandır kimseler ile konuşmuyor, yazmıyor, çizmiyor, susuyordu.

Fırat kenarına geldi. Çalı çırpı topladı. Çaydanlığını çatırdayan ateşin alevleri üzerine bıraktı. Sonra sazının tellerine vurmaya başladı.

Masal bu ya, küçük bir serçe daha fazla dayanamadı Urfalı'nın hüzünlü melodilerine ve omuzlarına konup dile geldi.

-Ne de güzel sesin var ozanım ama dert çağlarsın, hüzün çağlarsın. Nedir bu halin, ahvalin? Diye sordu.

-Neyleyim? Dedi Urfalı.
-Konuşamadıklarımı türkülere dökerim.

Bunun üzerine küçük serçe:
-Sen bir ozansın ben minik bir serçe. Şu küçük kanatlarım ile çok diyar dolaştım ve hep aynı soruya cevap aradım ama bulamadım. Belki de aradığım cevap sendedir. Dedi ve sordu:

-Öyle bir ses var ki, gür olmasına rağmen hiç işitilmiyor gibi. Çok garip bir ses.

Urfalı şaşkın bir şekilde:
Mesela? Diye sorar.

-Mesela... Dedi serçe.
-Mesela bir kalbin kırılma sesi! Söyle bakalım sevgili Urfalı. Sen hiç ortadan ikiye ayrılan bir kalbin çıtırtısını duydun mu? Veya ahını, iniltisini?

-Mesela tek başına evde veya huzur evlerinde, hastanelerde, sokakta gözleri çocuklarının yollarını gözleyen bir anne, babanın yüreğinin derinliğinde kopan fırtınaların sesini duydun mu hiç?

-Evlatlarının vefasızlığına uğramış ama hala evlat hasreti çeken anne, babaların yana yana kül oluş sesini duyan evlat var mı?

-Mesela çocuğunun istediğini yerine getiremeyen bir babanın gözyaşlarındaki mahcubiyet  sesini çalabilir mi sazın?

-Mesela çocuğu sofradan yarı aç kalkan bir annenin kırılan kemiklerinin sesini basan bir nota var mı?

-Mesela toplumun en gariban kesiminden bir işsizin, mağdurun, mazlumun ezilme sesini şağıldayan bir şiir yazıldı mı?

-Mesela ömrünü evlat ve eşine adayan bir kadının aldatıldığında beton zemine çakılırken tuz buz olan kemiklerinin sesi nasıl bir sestir bilir misin?

-Mesela komşusu olduğu halde aç yatan kardeşin midesinden gelen ağlama seslerini duyan kardeş var mıdır?

-Mesela Gazze de bombaların yıktığı enkazın altında kalan dilsiz bebelerin sesi duyuldu mu?

-Evinden, barkından uzak, dağda, bayırda bir çobanın sürüsü ve çoban köpeği dışında sesini tanıyan var mıdır?

-Dalından koparılan bir çiçeğin, gövdesi baltalanan bir ağacın "Ah!" Dediğini duyan oldu mu?

-Bir doktorun pervasızca "Şu kadar günün kaldı" Dediği hastanın ölüm korkusu içindeki kalbinin sesini duyan hasta yakını var mıdır?

Birileri rüşvet ile işe girerken dayısı olmadığı için iş bulamayan bir eşin, gencin her akşam eve boynu bükük dönüşündeki kırık boyun sesini bilen var mıdır?

-Mesela sana bizim Urfa'da duyulmayan son dönem seslerini anlatayım. Duyulmadılar bugüne kadar.

-DEPSAŞ yüzünden artık toprağını ekemeyen ve banka borçları içinde, haciz altında çiftçilerin sesleri nasıl bir sestir bilen bestekar var mıdır?

-Mesela her yıl birkaç ay borçsuz yaşamak için Karadeniz'e, Çukurova, Ege ve Marmara'ya göç eden mevsimlik işçilerin dramının sesinin rengi nedir?

-Mesela bu şehrin ekmeğini, ununu bile çaldılar! Onlar çalıp zevki sefa içinde yaşarken akşam boş sofraya oturan yoksulun çaresizlik sesini duyan var mıdır?

ANLADIM!

-Anladım minik serçe. Dedi Urfalı  Anladım ve duyuyorum minik kalbinin sesini. Sana bir misal anlatayım ve sen cevabını orada ara.

Zamanın birinde adaleti ünlü bir ülke, bu ülkede de bir gelenek varmış. O ülkede yaşayan herkes birbirini çok severmiş. Bu ülkede sıradan bir insan öldüğünde kilise çanı bir kez çalarmış. Bir asil öldüğünde iki, kral yakını öldüğünde üç ve kral öldüğünde dört kez.

Ne olduysa sevgi yok, insanlar mutsuz olmaya başlamış derken adil yargıçları, savcıları ile ünlü mahkeme birgün haksız bir karar alır.

O gün kilise çanı tam beş kez çalar. Halk merak içinde kilise koşar ve papaza sorarlar:

-Kraldan daha önemli kim olabilir ki, beş kez çalındı bu çan?

Papaz üzgün bir ses tonu ile cevap verir:

-Adalet öldü efendiler. Sevgi öldü.

İşte minik serçem; adaletin ve sevginin öldüğünde topraklarda senin dediğin seslerini duyulmaz olur. Çünkü bu sesleri duymak için insanda vicdan, merhamet sevgi ve Allah korkusunun olması gerek. Utanma gerek. Aslında sadece duymak, görmek de yetmiyor bir yerde. O çığlıklar dinsin diye bir şeyler yapmak gerek. Bir şeyler yapmak için de güç, vizyon ve cesaret gerek.

BİR DUYAN VAR ARTIK!

Medeniyetin beşiği, Tarihin sıfır noktasında Şanlıurfa Kalesi, surlar, kaldırım taşları, sokaklar, yollar dile gelse çok derin sessizliklerin acıyla yoğrulmuş seslerini hüzünlü türkülerini çarpardı kulaklarımıza. 

Ama tarih işte. Geçmişin tek bir saniyesinin telafisini vermiyor bize. O sesler hala ama hala sessizce akıyor zamanın derinliğine. Çünkü bu şehirde nepotizm vardı, torpil vardı, israf vardı, adam kayırma, rüşvet, ihale takipçiliği, kirli ilişkiler, ilaç alamayan hasta, ölümü bekleyen çaresiz, aç, yalın ayak evlatlarının yüzlerine bakamayan anne baba, gelecek kaygısında boğulmuş gençler, madde bağımlısı yitirdiğimiz evlatlar, beli bükülmüş çiftçi, iflas etmiş esnaf, kardeşe muhtaç kardeş, sussuz toprak, sevdiğine kavuşamayan aşık, yok sayılan engelli, birkaç koli üzerinden onuru ile oynanan yoksul, okula gidemeyen kız çocukları, kan kırmızısı kan davaları vardı. Vardı diyorum çünkü o sesleri duyan, duyduktan sonra da çözüm arayan biri de var artık minik serçe.

Çünkü 31 Mart 2024'te bu şehir halkı koro halinde haykırdı umudu ve Gülpınar sırtını dönmedi umuda yükselen çağrı sesine.

Şimdi bu yeniden tanışıyor hakkın haklıya teslim edilmesi ile. Torpil yok Büyükşehir Belediyesi'in de. İşe alımlar kura ile ile yani.

Kırk yıldır yapılmayan alt ve üst yapı hamleleri başladı. "Köstebek yuvasına döndü yollar!" Diyenler, o yolları yapmak için ihale alıp yapmadan cebe indirenlerin şaşkınlık ve ihanet çığlığıdır zira bir şehrin yollarında kazı varsa yatırım vardır, değil mi?

Çatlak sesler var mı var ama bu şehrin sosyal medyası 31 Mart sonrası arındı kinden, nefretten, insanların namusunu karaya çalan iftiralardan. 

Büyükşehir de artık rüşvet değil vizyon ve proje değer görüyor.

Başkanın veya başkan yakınlarının başka şehirlerde dikilen milyonlarca lira değerindeki villaları yok mesela çünkü fakir, fukaranın her bir kuruşunun hesabını yapan bir başkan var artık.

Halk ekmeği Halk ile buluşuyor. Birilerinin cebi ile değil.

Kendi yerel basınının yerle bir ettiği ve Teksas gibi gösterdiği, kan davaları, terör, taciz ile andığı Urfa artık ulusal ve uluslararası mecralarda tarihle, felsefe ile kültür sanatla anılmaya başlandı.

"Bir şehrin eğitim, alt ve üstyapı, enerji, sağlık, ekonomik sorunları ancak zihniyet değişikliği ile son bulur." Dedi Gülpınar.

"Önce birbirimize yeniden güvenmeyi, saygı duymayı ve adaleti inşaa etmeyi öğrenmeliyiz." Dedi. Demekle kalmadı deniyor, yapıyor. Üstelik yığınla engele, geçmişten kalan sorunlara rağmen.

PEKİ YA SEN?

Minik serçe sessizce dinlemişti Urfalı'yı.

-Son bir şey soracağım. Dedi öter gibi.

-Peki ya sen? Sen neden suskunsun?

Sazını aldı, kaçak çayını yudumlayıp avucuna aldı minik serçeyi.

-Yorgunum be serçem, çok yorgunum. Hepsi bu.

-Ama. Dedi Urfalı. 
-Sen özgürce kanat çırp göğün göğsünde. Urfa'dan ve sessiz çığlıklardan yana müsterih ol zira 5. Hatta 6. Çanların çalındığı bu şehirde Gülpınar var artık. Çanlar susacak...